...TÜRK-İSLAM OCAKLARI...


ANA MENÜ

Ana Sayfa
Forum Sayfamız
Bize Ulaşın
Ziyaretçi Defteri
Resim Galerisi
Dosyalar
Serbest Kürsü
Sitemize Eleştiriler

İSLAMİYET

Hz Muhammed (sav)
Kur'an-ı Kerim
Esmaül Hüsna
40 Hadis
Dualar
Veda Hutbesi
Dört Halife Devri
Kandil Geceleri
Peygamberler Tarihi
Sahabeler
İslam İlmihali
Dini Sualler
Kutsal Emanetler
Dini Menkıbeler

TÜRK-İSLAM TARİHİ

M.K. Atatürk
Türk Adı ve Anlamı
Türkler ve İslam
İlk Türk Devletleri
Türk İslam Devletleri
Osmanlı Devleti
Çanakkale Özel
Milli Mücadele
Cumhuriyet Dönemi
Türk Dünyası
Türk Destanları
Tarihten Kesitler
Kültür ve Medeniyet
Türk Büyükleri

ZULME DUR DE...


TÜRK-İSLAM OCAKLARI

Dokuz isik doktrini

TÜRK-İSLAM OCAKLARI


NEDEN DOKUZ IŞIK


Her şeyini Türklüğün tarihinden almış olan modern ilmi, tekniği önder kabul etmiş olan bir görüştür. Bunun kuvvetini almış olduğu temel kaynak Müslümanlık ve Türklüktür. Türk insanına karşı sonsuz sevgi, insan haysiyetine karşı sonsuz saygıdır. Neden temel kaynak Müslümanlık ve Türklüktür? Çünkü bu millet Müslüman ve Türk milletidir. Türk olarak binlerce yıllık şanı ve şerefi vardır. Bin yıldır İslâmiyet'i benimsemiştir. Geri kalmışlığın, milliyet ve din ile alakası yoktur. Bu temeller üzerine inşa edilmiş yeni bir sistem millî bir doktrindir. Dokuz Işık.

Haydi yürü! Medeniyet, şeref, şan
Genç anlında millî ru'ya görenin
Eski, yeni hür ve mes'ud Türkistan
Bütün Asya ve istikbâl hep senin!...
M.E.YURDAKUL


YOLUMUZ UZUN VE ÇETİNDİR:


Bütün dünyada bir fikir savaşı yapılıyor. Bir sürü doktrin çarpışıyor. Türkiye’de son zamanlarda kapitalistlerin ile komünistlerin fikri bir çatışmaya girdiklerini gördük. Bu iki felsefe de ithal mali, ikisi de maddeci ikisi de Türk Milletine yabancıdır. Biz buna karsı yüzde yüz yerli, yüzde yüz milli, maneviyatçı bir doktrin ile ortaya çıktık. Bunun adına <> dedik. Biliyorsunuz <> rakamı Türklerce daima kutlu sayılmış bir rakamdır. Biz prensiplerimizi ortaya koyarken buna da dikkat ettik ve yüzde yüz milli bir doktrini ortaya koyduk. Bütün dünyada yapılan bu fikir ve taktikler savaşında ancak kendi milli bünyemize uygun, ötekilerden daha yüksek ve daha ileri bir fikirle galip gelebilirdik. Dokuz Işık, bu maddeci fikirlerin daha ilerisindedir. Dünyanın en büyük silahı fikirdir. Fikirsiz hiçbir hareket basari kazanamaz. Ben size bu silahı veriyorum. Dokuz Işık doktrinini anlamaya çalışınız. Onun etrafında demirden bir halka olarak büyük hedefe yürüyünüz.

Sizlere kolay bir başarı vaat etmiyorum. Kısa zamanda bir iktidar umanlar bizimle yola çıkmasınlar. Yolumuz uzun ve çetindir. Bu yolda karşımıza menfaat teklifleri, tehditleri ve daha bir yığın engel çıkacaktır. Bu çetin yola dayanabilecekler, bizimle gelsinler. Cesur olanlar, kuvvetli olanlar, gerçekten inananlar kafilemize katılsınlar. Bu hareketi sırtladık, hedefe doğru yürüyoruz. Bana bu şerefi verenlere teşekkür ederim. Düşüncelerimizden taviz vermeden sapmadan yürüyoruz. Eğilmeden, eskisinden daha hızlı olarak hedefe koşuyoruz. Bizler, geçici ikballere, menfaatlere yenilmedik. İnanmış kişiler yenilmez. Bu ruh ve şuurla gidiyoruz. İstikbale inanarak ve güvenerek bakiniz. Hedefin alınacağından asla şüphe etmeyin.

Kosan elbet varır, düsen kalkar,
Kara tastan su damla damla akar.
Birikir, sonra bir gümüş göl olur.
Arayan hakkı en sonunda bulur.


DOKUZ IŞIK’IN ESASLARI


Bağımsız son Türk devletini koruyabilmek için, milli bir görüş etrafında birleşmek zorundayız. Bu görüş Dokuz Işık görüsüdür. Dokuz Işıkçılar, Türk milletine, tarih ve kültürüne dayanan, ona inanan bir doktrindir. Bunun nasyonal sosyalizm ile hiç bir ilgisi yoktur.

Türkiye'mizin hızla kalkındırılması, çağlar üzerinden sıçrayarak Türk milletinin atom ve uzay çağına sokulması ile mümkündür. Bu da her şeyden önce dünya çapında çok üstün kaliteli ilim adamları ve yüksek teknisyenler kadrosu meydana getirmeye bağlı bulunmaktadır.

Bizim inancımıza göre, yabancı memleketlerin şartları altında meydana getirilmiş bulunan yabancı doktrinler ve yönetim sistemleri taklit edilerek Türkiye'nin kalkındırılması sağlanamaz. Ne kapitalizm ve liberalizm, ne de komünizm. Türkiye için yararlı olamaz. Türkiye'yi kalkındıracak sistem ve görüş ancak Türk milletinin özelliklerine uygun, Müslüman Türk milleti realitesini göz önünde bulunduran ve modern ilim ve tekniği yol gösterici kabul eden milli bir görüş olmalıdır.

Bunun kısaca formülü Türk emek potansiyelinin, milli üretim faktörlerine rasyonel bir şekilde bağlanması, devletin vatandaşlara üretim yollarını açarak bütün tedbirleri alması ve kolaylıkları temin etmesi ve milli gelirin artmasında kendisine düsen esas rolü oynamasıdır.
İşte biz böyle milli bir doktrin sahibi bulunduğumuz iddia eden bir kadroyuz. Milli görüşümüzün adı<< Dokuz Işık Doktrini >>dir. Bu görüş dokuz ana ilkeye dayanmaktadır. Bu ilkeler sırasıyla şunlardır:


MİLLİYETÇİLİK


Her şey Türk milleti için, Türk milleti ile beraber ve Türk milletine göre sözleriyle özetlenebilecek, Türk milletine bağlılık, sevgi ve Türkiye devletine sadakat ve hizmettir.


ÜLKÜCÜLÜK


Türk milletini en ileri, en medeni, en kuvvetli bir varlık haline getirme ülküsüdür.


AHLAKÇILIK


Türk milletinin ruhuna, örf ve adetlerine uygun yüksek varlığını korumayı ve geliştirmeyi ön gören esaslara dayanır.


ÍLÍMCİLİK


Olayları ve varlığı ön yargılardan ve art düşüncelerden sıyırarak ilim mantalitesi ile incelemek ve girişilecek her çeşit faaliyette ilmi önder yapmak prensibidir.


TOPLUMCULUK


Her çeşit faaliyetin toplumun yararına olacak şekilde yürütülmesi görüsüdür. İçtimaı ve iktisadi olmak üzere iki ayrı bölüme kapsamaktadır. İktisadi görüş olarak mülkiyeti esas kabul eder, fakat mülkiyetin millet zararına kötüye kullanılmasına karşı olan bir görüsü belirtir. Karma ekonomiyi ve ana stratejik iktisadi faaliyetlerin devlet kontrolünde bulunmasını öngörür. Sosyal görüş olarak sosyal adalet düzeni, fırsat eşitliği, sosyal güvenlik ve sosyal yardımlaşma teşkilatı kurulmasını kabul eder.


KÖYCÜLÜK


Köyleri tarım kentleri haline birleştirerek kalkındırmayı öngörür. Köylünün tefecilerin elinden kurtarılması ve ihtiyacı olan kredi ve diğer yardımların sağlanması için kooperatifleşmeyi hedef alır. Bilhassa orman bölgesinde yasayan köylüleri öncelikle ve hızla refaha kavuşturmak amacını güder.


HÜRRİYETÇİLİK VE ŞAHSİYETÇİLİK


Birleşmiş Milletler Anayasasında yazılı bütün hürriyetlerin sağlanmasını gaye edinmiştir. İnsanların şahsiyet olarak geliştirilmesini toplumun kalkınması için yararlı bir yol olarak kabul eder.


GELÍŞMECİLİK VE HALKÇILIK


İnsanlar ve medeniyetler daima daha iyi, daha güzeli, daha mükemmeli istemek ve aramakla gelişir. Elde edinenle yetinmemek ve daima daha ilerisini istemek ve bunu elde etmek için gayret göstermek şuurudur. Ancak bu gayret ve çabalarda Türk milletinin tarihinden, milli benliğinden ve kökünden kopmadan yükselmek ve ilerlemek gayedir. Yapılacak her iste halka doğru, halkla beraber olmayı ilerlemenin, yükselmenin vazgeçilmez bir prensibi olarak kabul ederiz.


ENDÜSTRİCİLİK VE TEKNIKÇİLİK


Türk milletinin kalkınması için acele sanayileşmesi lazımdır. Dokuz Işık görüşümüzün esasları gayet özet olarak bunlardır.Dokuz Işık, nasıl kapitalizmi, Marksist sosyalizmi ret ediyorsa, nasyonal-sosyalizmi ve faşizmi de reddeder. Nasyonal-sosyalizm ve faşizm, kapitalizmin dejenere bir sapması olup, insan hak ve hürriyetlerine inanmayan gerici diktatörlüklerdir. Dokuz Işık ise, insan sevgi ve saygısına dayanır, ferdi ve iktisadi hürriyetleri bir bütün olarak gerçekleştirmek isteyen demokratik bir görüştür. İlahlaştırılmış faşist devletçiliğe, putlaştırılmış nazist ırkçılığa inanmıyoruz. Fosilleşmiş şöhretlerin yaptığı gibi siyasi kariyerinin belirli bir dönemde faşist, belirli bir döneminde kapitalist, diğer bir döneminde sosyalist olmak, bizim politika ahlakımızda yoktur. Biz, Türk'e aşık, Türk vatanına aşık Dokuz Işıkçılarız. Amacımız bu kutsal vatan üzerinde Büyük Türk milletinin ebediyen bağımsız yaşamasını sağlayacak milli görüsü çizmek, bunu savunmaktır.

Dokuz Işık ilkelerinin başında yer alan milliyetçilik, diğer ilkelerin arasında bulunan toplumculuk ilkesinin kavramından daha geniş bir kavramdır. Milliyetçilik kavramı içinde toplumculuk da vardır. Fakat, iktisadi ve sosyal kalkınma görüşlerimizi belirtmek için düşüncelerimizi ayrı bir toplumculuk ilkesi altında ifade etmek yararlı görülmüştür. Toplumculuk derken, milletin varlığını, toplum menfaatinin ,fertlerin üzerinde olduğuna işaret etmek isteriz. Bu arada su noktayı tekrar önemle belirtelim ki Nasyonal – sosyalizm, kapitalizmle, laboratuvar (Antropolojik)ırkçılığa ve antidemokratik bir siyasi espiye sahipken, Dokuz Işıkçılık, Türk toplumculuğuna, sosyal-psikolojik (manevi) bir soyuculuğa ve gerçek demokrasiye inanmaktadır. Türk milletinin gönül ve tasvibinden, tercih ve oyundan geçmeyen iktidar yollarına inanmıyoruz. İktidar olduktan sonra da, demokratik yolların gerçek bir şekilde islemesine inanıyor, bunu savunuyoruz. Türk milliyetçilinden devamlı şekilde korkanlar, Türkü hiç bir zaman benimsemeyen enternasyonalistler, milli olan her görüşe daima karşı çıkmışlardır. Bunu asla, bir an için dahi unutmamalıyız.

Bugün Anadolu yaylasında yalnız Türk milletinin değil, tüm insanlığın kaderi yoğrulmaktadır. Bu bakımdan Türkiye'deki milliyetçiliği, köklü moral gelişmeleri, içte ve dışta desteklemek gerekir. On altı büyük imparatorluk kurmuş bulunan ve insanlığa örnek bir ahlak sunan üstün manevi değerlere ve dünyada emsali az, zengin bir ülkeye sahip bulunan Türk milleti, iktisaden geri kalmış basamakta olamaz. Bugünkü sonuçta hiç bir iktidar bu hatayı bulup ortaya koymuş değildir. Daima keramet anayasada görülmüş, devrimlerin ruhu, şekillere mahkum olmuş, muhtevaya inilmemiştir. Demokrasi anlayışı havada kalmıştır. Demokrasi insan varlığına sevgi ve insan iradesine saygının bir ifadesidir. Taklit ve kopyacılık ise milli şahsiyetimizin zedelenmesine sebep olmuş, Türk aydını dış dünyadan kendi toplumumuza ilim, teknik getirmek yerine Batinin batıl ve kokmuş itikat ve itiyatlarını getirmiştir

Ülkeyi, devlet varlığını ve millet hayatını büyük belalardan kurtaran Kuvay-i Milliye ruhu cepheden tarlaya, tarladan laboratuvara ve dengeli iktisadi kalkınma alanlarına intikal ettirilmemiş olduğundan ötürü milletçe büyük fırsat kaçırılmış ve büyük bir zaman kaybedilmiştir.

Türkiye'nin bugün başta insan varlığı ve insan gücü olmak üzere bütün imkânları ilim, ahlak ve adalet şuuru içinde seferber edilmelidir. Bu hareket var olmak, yok olmak endişesi ve korkusuna dayanmamalı, büyük devlet olmak azim ve kararı iradesinden doğmalıdır. Türk milleti elbet bu hedefe ulaşacak, insanlığı hayra çağırmak, kötülükten men eylemek ve iyiliği emretmek gibi tarihi ve manevi görevini yerine bir kere daha getirecektir. Tarih buna ait ispatlarla doludur.

Türk milletinin yükselişi için bu büyük hamleleri yapmak zorundayız. Millete hizmet yolunda ne kadar büyük güçlükler ve tehlikelerle karşı karşıya olduğumuzu bilmekteyiz; fakat güçlükler bizim azmimizi ve mücadele gücümüzü bir kat daha arttırmaktadır. Muvaffak olacağımıza emin bulunuyoruz.


HAK KUVVETLİNİN DEĞİL HAKLININDIR


Dünya üzerinde insan toplulukları milletler halinde, ayri ayri devletler halinde yasayagelmislerdir. Bugün de, dünya üzerinde birçok devletler bulunmakta ve bunların yönetiminde birbirinden; sosyal ve fizik yapi itibariyle farkli milletler yasamakdadir. Insanligin ahengi ve tarih boyu meydana getirdigi medeniyetler, ayri ayri milletlerin birbirleri arasinda yapdiklari yarismalarin birbirlerine tesir ederek, birbirlerine birçok yeni fikirler vererek, yeni görüsler vererek, gerek kültür alaninda gerek ilim alaninda alis veris yapmalari sonucunda , insanlik tarihinin çesitli ileri medeniyetleri meydana gelmistir.

Ayrı ayri milletlerin kendi özelliklerinden kuvvet alarak giristikleri yarismalar, mücadeleler insanlik tarihinde siçramalara da sebeb olmustur. Insanligin medeniyet tarihinde yeni çaglarin açilmasina, yeni gelismelerin meydana çikmasina da sebep olmustur. Birçok farkli iddialara ragmen, dünya üzerindeki gerçek, böyle olmaya devam etmistir. Bugün de Enternasyonalizim iddasi arkasina bir takim farkli rejimlerle ortaya çikmis olan milletlerin, devletlerin uyguladiklari politika ve takip ettikleri tutum kendi iddialarini fiilen yalanlamis bulunmaktadir. Bunun en açik misallerini komünist memleketlerin birbirleriyle olan münasebetlerinden ve tutumlarindan görmekdeyiz. Mesela; ilk baslangiçta Yugoslavya ve Sovyetler Birligi arasinda patlakvermis olan anlasmazlik ve daha sonra komünist dünyanin iki büyük devleti olan Çin Rusya arasinda meydana gelen anlasmazlik bu görüsü ortaya koymusdur. Bu devletlerin hepsi Marksist felsefeyi benimsememis ve komünist bir rejim kurmak iddiasinda bulunmus olmalarina ragmen, Enternasyonalizm`i esas aldiklarini ilan etmis bulunmalarina ragmen, dünya proletaryaa isbirligi iddialarini ileri sürmelerine ragmen, birbirleri ile kanli biçakli olacak derecede anlasmazliga düsmüslerdir.

Bugün Sovyetler Birligi ile Komünist Çin siniri boyunca her iki tarafin, sayisi milyonlari asan ordularini birbirlerine karsi yigdiklari herkes tarafindan bilinmektedir. Her iki devlet birbirlerine karsi bir savas hazirligi yapmaktadirlar ve bu davranislari bir gün bir savasa münçer olacak olur ise bunu hiç kimse sasirmayacaktir. O halde milliyetçiligi inkar eden ve Enternasyonalizm`i ileri süren, Marksizm`i benimsemis, ayni rejim altinda yasayan bu milletlerin, bu devletlerin birbirleriyle anlasmazliginin sebebi nedir?

Bu sebep dünyanin kuruldugu günden beri degismemis olan faktördür. O faktör de milletlerin kendi milli menfaatlerini saglama gerçegidir. Rus milleti bir ucu Büyük Okyanus`ta, diger ucu Avrupa ortalarinda bulunan büyük bir imparatorluk kurmustur. Bu imparatorlugun içinde Rus olmayan birçok milletler,köle toplumlar olarak bulunmaktadir. Bu imparatorlugun dogu ve dogugüney parçalari eski Çin devletinin topraklaridir. Bu topraklari Komünist Çin, Sovyetler’den istemektedir. Íkisi de komünist olduguna göre, kardes rejim içinde Yasadiklarina göre ve Mao’nun Komünist Çin’i, Sovyetler’den eski Çarlik Rusyasi’nin eski Çin Ímparatorlugundan kuvvet kullanarak almis oldugu, zaptetmis oldugu Çin topraklarinin tekrar kendisine geri verilmesini istemistir. Bu istek Sovyetler Birligi tarafindan red edilmistir ve her iki tarafin arasinda meydana gelmis olan gerginligin , anlasmazligin ana sebebi budur. Yani milli menfaatlarin çatismasidir. Çin kendisinden Çarlik Rusyasi zamaninda sömürgeci bir politikanin neticesi olarak Çarlik Rusya ordularinin isgal ederek zaptettigi, kopardigi Mançurya gibi,Mogolistan gibi topraklarini geri istemektedir. Çarlik rejimine karsi oldugunu, Çarlik Rusya politikasini kabul etmedigi iddia etmis olmasina ragmen Komünist Rusya, Çin’in bu isteklerine karsi çikmakta, bu topraklarin kendisine ait oldugu iddiasini ileri sürmektedir ve topraklarini korumak için de Çin sinirini boyuna bir milyondan fazla Rus askerini, atom nükleer baslikli Rus füzelerini yerlestirmis bulunmaktadir. Komünist Çin de kendi topraklarini korumak, bir saldiri karsisinda kendisini savunmak üzere ayni sekilde Rus sinirina milyonu asan sayida Çin askerlerini ve Çin silahlarini yigmis bulunmaktadir .Bu gerçekler basta söylemis oldugumuz dünya realitesini açikça gözlerimizin önünde yeniden canlandırmaktadır.

O realite nedir? O realite de dünya üzerinde insanlar millet topluluklari halinde yasamaktadirlar ve milletlerin arasinda devamli bir yarisma, devamli bir mücadele vardir. Bu mücadelenin, bu yarismanin temeli her milletin kendi milli menfatlaridir. Her millet kendi milletini ileriye götürmek, yükseltmek, ahlaka maneviyatta en üst düzeye çikarmak, iktisatta, refahta dünyanin en refahli toplumu haline getirmek çabasi içindedir. Bu çabasini, baska milletlerin zararina olsa da, baska milletlerin sirtindan olsa da sürdürmektedir. Milletlerin birbirlerinden lütuf bekleyerek, birbirlerinden merhamet ve sefkat umarak yasamalari mümkün degildir. Ínsanlar gibi milletler de kendi güçlerine ve kendi çalismalarina güvenmek zorundadirlar. Bir milletin çikarlarini koruyabilmesi ve kendi insanlarini refahli, huzurlu, güven içinde yasatabilmesi her seyden önce kendisinin çalismasina ve güçlü olmasina baglidir. Dünya üzerinde çok eskiden beri hüküm sürmüs olan ilke ve kanun bügün de yeni hükmünü sürdürmektedir. Bu ilke, bu kanun milletler arasindaki münasebetlerde <> kanunudur. Hakli olanin kuvveti yoksa, hakkini almasi, hakkini saydirmasi mümkün olmamaktadir. Eski çaglardada mümkün olamamistir. Bugünkü dünya üzerinde de mümkün olmamaktadır.

Gerçi insanlar, milletler arasi münasebetlerde, kisilerle devletler arasi veyahut kendi devleti arasindaki münasebetlerden hakki ve hukuku hakim kilmak için, adaleti hakim kilmak için bircok ileri adimlar atmislardir. Ínsan Haklari Beyannamesi ilan edilmistir ve Birlesmis Milletler insan haklarinin teminat altinda bulundurulmasi için gayret göstermektedir. Fakat bütün bu ileri adimlara ragmen, yinede dünya üzerinde <> ilkesi hükmünü yürütmektedir. Bunun canli ve aci misallerini cok uzaga gitmeden, geçmis üç bes yil içindeki olaylarda görmemiz mümkündür. Bunlardan birisi Pakistan'la Hindistan arasinda birkaç yil önce meydana gelmis olan savastir. Bu iki devlet arasinda müzakere yoluyla, baris yoluyla anlasmazliklarin giderilmesi mümkün iken ve bu yolun uygulanmasi gerekli iken, Hindistan gendi gücüne güvenmistir ve PakistanZa karsi üstün olan Silahli Kuvvetini kullanmistir. Pakistan kendisini korumak için, topraklarini korumak için haklarini korumak için Birlesmis MilletlerZden yardim istemistir. Birlesmis MilletlerZe basvurmustur, diger kendisine dost memleketlere, anlasmalarla bagli bulundugu devletlere basvurmustur, fakat hic bir taraftan yardim görmemistir.

Ve Birlesmis Milletler de Pakistanin Hindistan tarafindan saldiriya ugramasini önleyememistir. Diger bir misal de: Ísrail ve Araplar arasinda meydana gelen savslardir. Bunu daha çogaltabiliriz. Baska memleketlerde meydana gelen baska savaslar da vardir. Bütün bunlarin hebsi, Birlesmis Milletler Teskilatinin kurulmus olmasina ragmen, Ínsan Haklari Beyannamesinin ilan edilmis bulunmasina ragmen, bugün de dünya üzerinde degismeyen realite olarak hakkin ancak kuvvetle savunulabilecegi, ancak kuvvetimiz oldugu takdirde haklarimizin korunmasinin mümkün olabilecegi realitesidir. Bu gerçegi ortaya koyduktan sonra Türkiyemizin durumunu incelemekte yarar görüyorum.

Dünya üzerinde milletler arasindaki münasebetlerde degismeyen kati gercek hak kuvvetlinindir ilkesi oldugunu söylemistim. Türk milleti kisi olarak ve toplum olarak tarih boyu yasadigi her çagda, hakki ve adaleti birinci planda tutnusdur. Bugün de Türk Milleti olarak biz, hakkin kuvvetin olmasi, kuvvetin emrinde olmasi görüsüne karsiyiz. Türk Milleti olarak biz daima adaletin ve hakkin, hukukun her seyin üstünde yer almasi görüsünde bulunan insanlariz. Büyük Atatürkümüz, Kurtulus Savasina baslarken hak kuvvetlinindir ilkesine karsi bu alemde elbette bir hak vardir ve hak kuvvetin üstündedir, üstünde olmalidir ifadelerini de kullanmisdir. Bizim millet olarak daima hakki tutmamiz, adaletden yana olmamiz ve hakkin, hukukun, kuvvetin üstünde yer almasini istememiz, kuvvetin hakkin ve hukukun emrinde bulunmasini istememiz ve bunu dogru görmemiz dünya üzerindeki realiteyi degistirmeye yetmez. Bizim iyi niyetimiz, dogru görüsümüz dünya üzerinde binlerce yil hüküm sürmüs olan ve bu gün de hüküm yürütmekde olan bu kaba, çirkin gerçegi degistirmeye yetmez. Atatürk de, elbet bu alemde bir hak vardir ve hak kuvvetin üstündedir, kuvvetin üstünde olmalidir, demis olmasina ragmen, mazlum Türk Milletinin haklarini kabul ettirebilmek için kuvvet meydana getirmeye ve kuvvet kullanmaya mecbur kalmistir. Teskil ettigi milli kuvvetlerle yeniden teskilatlandirdigi, kurdugu Türk Silahli Kuvvetleriyle düsman silahli kuvvetlerini ezmedikçe Türk milletinin haklarini hiç kimseye kabul ettirememiştir.

Bu sözlerimle bizim millet olarak genclerimizin, aydinlarimizin kuvvetden baska hiç bir seyi tanimamalari, kuvvete tapmalari görüsüne karsi oldugumuzu anlatmak istiyoruz. Biz herseyden evvel hakka, adalete saygili ve hakkin, hukukun hakim olacagi bir toplum düzeni istedigimiz gibi, hakkin hukukun hakim olacagi bir toplum düzeni istedigimiz gibi, hakkin hukukun ve adaletin gölgesiz bir sekilde hüküm sürecegi bir dünya nizami kurulmasini da istemekdeyiz. Bütün milletlere, bütün insanlara sadece hak, hukuk ve adalet esaslari ile muamele saglayacak münasebetleri bu esasa göre yönetecek bir düzenin kurulmasini istemekdeyiz. Böyle bir düzenin gelmesini dilemekdeyiz. Fakat bizim bu iyi niyetlerimiz, bu iyi dileklerimiz, bugün yeryüzünde hükmünü icra etmekde olan hak kuvvetindir ilkesini degistirmeye yetmemekdedir. Bunu degistirebilmemiz için de, millet olarak bizim güçlenmemiz, kalkinmamiz, güçlü, sözünü gerektigi zaman her yerde kabul ettirebilecek bir varlik haline gelmemizle ancak mümkün olur.


TÜRK TARİHİNE BAKIŞ


Türk milleti dünya üzerinde yasayan milletler içerisinde en eski milletlerden birisidir ve milletimizin tarihi, çok sanli olaylarin yer aldigi, büyük medeniyetlerin tarihidir. Milletimiz tarih sahnesinde görüldügü zamanlardan beri teskilatçiligiyla, çaliskanligiyla ve bitmez tükenmez enerjisi ve hareketliligiyle kendini göstermistir. Milletimizin tarihini iki bölüm olarak mütalaa edebiliriz. Bunlardan birisi Müslümanligi kabul ederek Íslamiyete girmelerinden önceki tarihimizdir ki, bu dönem tamamiyle Orta- AsyaZda cereyan etmis bir dönemdir. Bu dönemde Asyanin Hindistan ve bati bölümleri, bati uçlari disarda kalmak üzere, her kösesine kadar Türklerin yayildigi ve büyük mücadelelerle büyük devletler kurdugu, büyük medeniyetler meydana getirdigi bir dönemdir. Íslamiyetten sonraki dönemi ise Türklerin batiya dogru yayildiklari ve Bati-Asyada daha sonra AvrupaZda ve Afrikadada kendilerini gösterdikleri dönemdir.

İslamiyet'i kabul ettikden sonra, Türklerin Asyada faaliyetleri ve meydana getirdikleri birçok eserleri görülmüsdür, devam etmistir. Asyada yine birçok devletler kurmus, yayilmislardir. O arada Hindistana da girmisler, Hindistanda da Türk milletinin eseri olan medeniyet eseri meydana getirmisler ve uzun ömürlü devletler kurmuslardir. Fakat Türk tarihinin en büyük devletleri ve meydana getirdigi en muhtesem medeniyetleri Batida dogmustur. Bu da Selçuklu Ímparatorlugunu takip eden Osmanli Ímparatorlugudur. Osmanli Ímparatorlugu, dünyanin en büyük imparatorluklarindan biri olarak meydana gelmistir. Üç kita üzerinde yayilmis ve bugün de gözleri kamastiran eserleriyle insanligin tarihine yeni büyük bir medeniyet ilave etmisdir. Türk milletinin Asyanin en dogu kiyilarindan, Avrupanin ortalarina Sibryanin kuzeyindeki buzlarindan, Hint Okyanusuna ve Çin Denizine diger tarafdan Akdenize Afrikaya ve Afrika ortalarindaki Büyük Sahraya kadar yayilan, diger taraftan da batida ve Afrikada Atlantik Okyanusuna varan Avrupada Viyanaya ve Polonyaya kadar dayanan, Rusyada Rus ovalarina kadar uzanan çok genis bir saha içinde gösterdigi bu varlik, Türk milletinin sahip oldugu büyük enerjiyi ve medeniyet kabiliyetini, teskilatçiligi inkari imkansiz sekilde ortaya koymaktadir. Zaman zaman milletimiz sadece yabancilardan veyahut milletimizin düsmanlarindan garezlere, iftiralara maruz kalmistir, kasitli olarak yürütülen propakandalarin tesirinde kalan veya Türkiyeyi istila etmek üzere Türkiyeye sokulmus olan yabanci kültürlerin pençesine düsmüs olan birçok gafil Türk aydinin da gerçeklere tamamiyle aykiri, yanlis ithamlariyla, degerlendirmeleriyle karsilasmistir. Zaman zaman milletimizin kurdugu bu devletlerin, bu imparatorluklarin hiç bir sey ifade etmedigini ve pala sallayarak, kann dökerek tarihe kanli bir iz birakmakdan öteye bir mana tasimayan hareketler oldugunu söylemeye kadar varan davranislar görülmüştür.

Bunlar akla, ilme ve gerçeklere hiç bir zaman uymayan görüsler ve sözlerden ibarettir. Ílim ve ahlak sahibi olmayan, inanç ve ülkü sahibi olmayan, teskilatçilik kudredi bulunmayan hiç bir toplumun devlet kurmasi, hele büyük medeniyetler meydana getirebilmesi ve büyük imparatorluklar kurabilmesi mümkün degildir. Türk Milletinin kurmus oldugu devletler, kurmus oldugu imparatorluklar hepsi ince hesaplara dayanan, derin bilgilere ve ilme dayanan planlara sirt vermis ve Türkün büyük teskilatçilik kabiliyeti ile yüksek ahlak ve seciye ile, iman ile ve ülküçülük ile meydana gelmis eserlerdir.

Bugün dünyanin bu çaginda da, hiçbir devlet sadece silah gücüyle, sadece kann dökerek kurulamaz ve yasatilamaz. Devletler, insan topluluklarinin meydana getirdikleri en yüksek eserlerdir, en yüksek kurumlardir. Bu kurumlarin kurulabilmesi herseyden önce o toplumlarin bir inanç sahibi olmasi, bir ülkü sahibi olmasi, yüksek ahlak sahibi olmasi, ve teskilatçilik gücüne sahip olmasiyla mümkündür. Kaldi ki insanlarin teknikte henüz bugünkü kadar ileri gitmedigi eski çaglarda, motorun icat edilmedigi, telli veya telsiz muhabere vasitalarinin bulunmadigi bir çagda, o zamanin bilinen dünyasinin hemen hemen tümünü kendi hakimiyetleri altina alarak bu bölgede lekesiz, gölgesiz bir adalet nizami kurarak kendi devletlerinin sinirlari içindeki bütün insanlari din, mezhep, irk ve milliyet ayrimi gözetmeksizin hepsini ahenk içinde ve mutluluk içinde yasatabilmek milletimizin sahip oldugu yüksek vasiflarla ancak mümkün olabilecek bir basaridir.

Bunlara isaret ettikten sonra bugünkü Türkiye‘ nin dogusunu ele alacagiz. Bugünkü Türkiye, Türk milletinin tarihi boyunca kurabildigi en büyük devlet olan, meydana getirdigi en büyük eser olan Osmanli Ímparatorlugundan meydana gelmis bir devlettir.Osmanli Ímparatorlugu üç büyük ideali gerek çografya üzerinde gerekse medeniyet yapisi içerisinde gerçeklestirmeyi hedef almistir.Bunlardan ilki, ayni dine mensup olan insanlarin mutlulugunu saglamak üzere ve bunlarin birligini, beraberligini saglamak hedefini gütmüştür.

İkincisi, Türklerin birligini, beraberligini saglamak hedefini gütmüstür. Üçüncüsü de, bütün dünyayi bir birlesik dünya getirerek, yeryüzünde bir hak ve adalet nizami tesis etmek gayesini gütmüstür. Buna Osmanli aydinlarini, Osmanli yazarlarinin eserlerinde Nizam-i Alem deyimi ile yer verilmistir. Fakat Osmanli devleti belirli sinirlara vardiktan sonra enerjisini kaybetmistir. Enerjisini kaybetmesine sebeep, ülküsünü ve gayelerini unutmus veyahut bunlardan vazgecmis olmasidir. Osmanli imparatorlugu ilk büyük yenilgiye 1683 yilinda, ikinci Viyana seferi sirasinda ugramistir. Viyana sehri önünde ugramis oldugu bu büyük yenilgi arkadan birçok felaketleri getirmistir. Bu yenilgiyi degerlendirmek istegen bircok Avrupali devlet Osmanli devletine karsi mukaddes –ittifak dedigimiz bir ittifak kurarak OsmanliZya saldirmistir. Bunun neticesinde 1699 yilinda, ilk defa Osmanli devleti yenilginin sonucu olan bir anlasma imzalamaya mecbur kalmistir. Karlofça anlasmasi dedigimiz anlasmayi imzalamistir. Bu tarihten sonra Türkiye Cumhuriyeti kuruluncaya kadar geçen iki yüz yirmi dört yillik zaman içerisinde Osmanli imparatorlugu yani Türk milleti, devamli yenilgilere ve felaketlere uğramıştır.

Bu iki yüz yiri dört yil içerisinde karsilastigimiz savaslarin ve ugradigimiz yenilgilerin her birisi o kadar büyükdür ki, bunlarin bir tekine ugrayan bir milletin bunun acisiyla gözlerini siddetle açmasi, uyanmasi, silkinmesi ve kendini bundan sonra gelecek felaketlere karsi koruyucu tetbirler bulma yoluna sevketmesi gerekir idi. Çünkü bundan sonra ugranilan birçok felaket devamli toprak kaybetilmesine yol acmis ve o topraklarda yasayan Türklerin imha edilmesine sebep olmus, imha edilmeyenler düsman önünde göçe mecbur olmuslar, evlerini, ocaklarini terkederek sefil, perisan düsman eline geçmemis olan Türk topraklarina kacmislarve bu göçler ayrica bir çok aci olaylara yol acmis, göçmenler, göçtükleri yerlerde hastalikdan, yoklukdan, karsilasdiklari binbir felaketler içinde erimis gitmisler, kisacasi, iki yüz yirmi dört yil Türk milleti için devamli felaket, istirap, aci yillari olmustur. Fakat üzüntüyle belirtmek gerekirki, bunlarin hiç birisi esasli sekilde Milletimizin uyanmasini saglamamis ve kendimizi kurtaracak yeni bir yasama gücüyle bundan sonra meydana gelecek felaketlerden koruyacak bir çalismaya, bir toparlanmaya götürmemistir

Bunun sebebini Türk Milletini idare eden ve Türk Milletine yol gösteren yöneticilerle, Türk aydinlarinin tutumunda, zihniyetinde aramak gerekmektedir. Her felaketten sonra çekilen acilar unutulmus veyahut halkin, Milletin istiraplarina sirt çevrilmis, gözyumulmus, belirli büyük merkezlerin lükse ve sefahate eglenceye dayanan hayati içine gerçekleri unutma yoluna gidilmistir.

Üst Üste ugradigimiz yenilgiler, özellikle onsekizinci yüzyilin sonlarina dogru, basta padisahlar olmak üzere, devleti idare eden Türk devlet adamlarinda, bu felaketlerden kurtulmak için batiZya benzemek, batinin usullerini benimsemek fikirlerini dogurmustur. Fakat gerek Türk devlet adamlari olsun, gerek Türk aydinlari olsun, batinin gücünü meydana getiren temel fikirlerinin ne oldugunu, batinin üstünlügünü meydana getiren ana faktörlerin ne oldugunu esasi olarak hiçbir zaman anlayamamislar, tespit etmemislerdir. Ílk zamanlarda Avrupa usulü ordu kurmak gerektigi sanilmis ve Avrupa usulü ordu kuruldugunda bizi yenilgiye ugratan bati ordularinin karsisina çikilabilecegi sanilmistir. Bunun için de yabanci ordulardan yabanci subay ve komutanlar getirtilerek avrupa usulü ordu teskil etmeye çalismislardir. Halbuki bir milletin hayati bir bütündür. Bir milletin ordusu o milletin sosyal bünyesinden tamamiyle ayri bir varlik olarak düsünülemez.Bir milletin ordusu o milletin özüdür ve kendi sosyal bünyesini bütün özelliklerini tasiyan varliktir. Bu sebspten batinin gücünü meydana getiren ana fikirleri, ana görüsleri ve faktörleri görmek, buna göre Türk milletini yeniden teskilatlandirmak, Türk devletine teskilatlandirmak gerekmekteydi.Önceleri FransaZdan getirilen Fransiz subay ve generallerin öncülügünde yeni ordu teskiline çalisilmistir. Fakat bu tesebbüs Osmanli devletini arka arkaya gelen yeni yenilgilere ugratmaktan da koruyamamistir. Fransizlardan sonra Alman subaylari ve Alman generalleri getirtilerek Türk ordusu onlarin egitimine ve onlarin görüsüne göre yetistirilmeye çalisilmistir. Bunlar tamamiyle yararsiz olmusdur denilemez, fakat tesebbüslerin de osmanli devletini canlandirmaya ve Türk Milletini felaketlerden korumaya yetmedigi görülmüstür. Çünkü esas mesele Türk toplumunu yeniden uyandirmak, ona yeni bir yasama inanci vererek, yeni bir ülkü vererek, ahlakta ve maneviyatta en yüksege çikarmak, ilimde teknikde süratle en ileriye götürmek ve iktisaden kalkinmis bir varlik haline getirmek zorunlulugu vardir fakat bu Osmanli yöneticileri tarafindan, Osmanli aydinlari tarafindan bir türlü kavranamamistir.Daha sonra bati memleketlerinin ordularini taklitten, batinin yüksek tabakasinin, aristokrat tabakasinin o günkü lüks yasayisini, gösterisini teklide yönelmiştir.

Bu taklidcilik milletimizi kendisini horlama, kendi kendini kabiliyetsiz görme ve AvrupaZyi üstün görme , üstün kabul etme, AvrupaZnin her seyi yapabilecegine, bizim ise yapamiyacagimiza inanma yoluna götürmüstür. Yeni insanlarimizin beyinleri ve ruhlari manen zincire vurulma durumuna getirilmistir . Bir insan kendisinin asagi olduguna inanirsa, inandirilirsa, bir insan baskalarinin kendinden yüksek olduguna inanir ve inandirilirsa, o insan en adi kölelik zincirine vurulmus olur. Bu da insanlari yaratici güçten mahrum eder ve çalisamaz, yararli isler yapamaz duruma sokar. Bunun yanisira batili gibi yasamayi teklit etmenin, bati taklitçiliginin yayilmasinin sebep oldugu sonuç, tüketimin artmasi Türk toplumunun batili gibi tüketici hale gelmesi, buna karsilik üretim ayni, eski binlerce yillik dogulu üretim sisteminin devam etmesi seklinde olmustur. Karasapana çiftçilige ve tarima, ilken tarima dayanan bir üretim usulü süregelmistir. Tüketiciligin devamli artmasi; üreticide hiç bir gelisme olmamasi, verimsiz, kisir bir üretimin sürdürülmesi, her geçen gün toplumumuzun daha çok fakirlesmesine, devletimizin daha çok zayiflamasina yol açmistir.Türk aydinlari, Türk yöneticileri bu gerçekleri hiç bir zaman fark edememiştir.

Osmanlı Ímparatorlugunun çöküsü, milletimiz için çok felaketli dönemlerin yasanmasina sebep olmustur.Türk milletinin son sigindigi durumunda olan Anadolu dahi, Birinci Dünya SavasiZnin sonunda her tarafdan birçok düsman askerlerinin iskali altina girmistir. Türk milleti ve Türk devleti adeta tarih sahnesinden silinme, yok olma durumunda kalmistir. Bu durum içinde Atatürk gibi müstesna bir büyük sahsiyet Türk milletinin basina gecme imkani bulmustur. Milletimizin kabiliyetlerini ve özelliklerini iyi taniyan Mustafa Kemal Atatürk, milletimizin destegini de saglayarak, o günkü sartlara göre eldeki imkanlari da gayet iyi degerlendirerek milletimizin kurtulus savasini baslatmis ve dört yil süren bu savasin sonunda bugünkü sinirlar içindeki Türkiye Cumhuriyeti DevletiZni kurtarmayi, Türk milletini yeniden dünya üzerinde bagimsiz bir varlik halinde yasama imkanina kavusturmayi başarmıştır.

Milli Kurtulus Savasimiz, milletimizin canini disine takarak büyük fedakarliklarla, büyük kahramanliklarla basardigi bir büyük mücadeledir. Bu mücadelenin basarilmasinda AtatürkZle beraber, AtatürkZün etrafinda toplanan Türk aydinlarinin ve Türk liderlerinin büyük paylari, büyük hizmetleri olmustur. Dört yillik çetin mücadeleler, iç isyanlar, ayklanmalar, dis saldirilar içinde geçen olaylardan sonra Lozan barisi imzalanarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarih sahnesinde Türk Milletinin yeni eseri, yeni varligi olarak kendisini göstermistir.

Cumhuriyet kurulduktan sonra eski hastaliklardan, eski dertlerden kurtulmak ve Türk milletini bir an önce güçlü, kalkinmis bir varlik haline getirmek, çalismalari baslamistir. Bugünkü Cumhuriyetin kurulusundan bu yana ellibes yil geçmis bulunmaktadir. Bu ellibes yil içerisinde TürkiyeZyi idare etmis olan hükümetler ve çesitli liderler çesitli iktidarlar ve partiler milletimizin kalkinmasi yolunda bir çok isler basarmislardir. Fakat yapmis olduklari isler ellibes yil geçtikten sonra da Türk milletini henüz ileri bati milletlerinin seviyesine getirmeye yetmemistir. Memleketimizi idare eden çesitli liderler, çesitli partiler daima kendilerinin büyük isler yaptigini iddia etmisler ve kendi iktidarlarindan önceki durumu ele alarak eski yillara göre kendi dönemlerinde yeni bir takim eserler meydana getirdiklerini iddia etmisler ve böylece kendilerinin basarili hizmetlerini anlatmaya çalismislardir.

Bunların hiç birisi Türkiye CumhuriyetiZnin durumunu komsulariyla veya diger ileri milletlerin durumlariyla kiyaslayarak o milletlerle Türk milletini yaristiracak duruma getirebilme yönünde ne ölcüde hizmet yaptiklarina deginmemislerdir ve bugün de deginmemektedirler. Halbuki asil dava, bir iktidarin kendinden önceki iktidar zamaninda mevcut olan tesislere yenilerini ilave ettigi iddiasindan daha önemli olarak, TürkiyeZnin gerek komsulari ile gerekse diger ileri milletlerle arasinda bulunan geri kalmislik mesafesini ne ölcüde kapatilabildigi, ne hizla bu mesafenin kapatilma yoluna girdigini tespit etmektedir. Biz yaptigimiz incemelerde, üzülerek belirtmek istiyorum ki, çok aci sonuçlar tespit etmis bulunmaktayiz. TürkiyeZnin her geçen gün gerek komsulariyla, gerek ileri milletlerle arasindaki geri kalmislik mesafesi azalacagi, küçülecegi yerde daha da büyümektedir. Her geçen günde, her geçen haftada, her geçen ayda ve yilda Türkiye gerek komsularindan, gerek ileri gitmis milletlerden daha çok geride kalmakta, geri kalmis bir duruma düsmektedir. Çünkü TürkiyeZyi yönetenler, Türkiye ile ileri milletler arasindaki mesafeyi azaltmaya yetecek ölçüde icraat yapmak hususunda basarili olamamislardir.

Bunun çesitli sebepleri vardir. Bu sebeplerin en basinda gelen husus Türk milletini, Türk halkini heyecanla hareketegeçirerek kendi içraatlarina müttefik ve ortak haline getirememeleridir. Yöneticiler daima halkdan uzak, halka gerçekleri anlatarak, hedefleri göstererek, halki inandirmak bu hedeflere bütün varini yogunu, enerjisini birlikte seferber edip bir an önce ulasmak hareketine geçirmemislerdir. Bunun yani sira aydin, halk kaynasmasi ve isbirligini saglayamamislardir. Aydinlarimiz hala halkdan uzak büyük sehirlerde, eglence imkanlarinin bol oldugu yerlerde, konforlu apartmanlarda, konforlu bir hayatin içinde bulunmanin pesinde ve zihniyetindedirler. Osmanli Ímparatorlugu günlerinden beri Türk aydinlari, Türk yöneticileri ile halkin yasayisi arasinda büyük fark vardir. Türk aydinlari, Türk yöneticileri halki horlamaktadir, halki küçük görmektedir, halkin geri kalmisligini, dini inançlarina dayali olarak sürdürdügü yasayisini gerilik saymakta ve bundan dolayi vatandasi begenmemektedir. Halk da kendi yöneticilerini, kendi aydinlarini kendi derdinden anlamayan, kendi inançlarini paylasmayan, kendi dinini, kendi ibadetlerini, kendisi kibi, kendisiyle beraber yasamayan, kendisinden baska bir hayati özleyen, baska bir hayati yasayan ve kendini horlayan insanlar olarak görmüstür ve görmektedir.Bundan dolayi da kendini yönetenlere, kendi aydinlarina inanamakta, güvenememektedir. Aydin- halk ikiligini ortadan kaldirmadikca, Türk milletinin aydin- halk birligini ve is birligini, kaynasmasini saglanadikca TürkiyeZnin atilima yönetilmesi mümkün olamayacakdir. Íleri milletlerle ve komsularimizla TürkiyeZnin her geçen gün arasindaki geri kalmislik mesafesinin daralmak yerine büyümesinin diger sebepleri isebir milletin gücünü meydana getiren ana faktörlerin anlasilmamis olmasidir. Bu ana faktörler sunlardir:

Her seyden evvel bir milletin yüksek ahlak duykusuna sahip olmasi ve yüksek bir manevi inanç dasimasi gerekmektedir. Bunlarla beraber milletin kuvvetli bir milliyetcilik suuru içinde bulunmasi ve kendi milletini kalkindirmak, kendi milletini ileri götürmek aski,istegi ve azmi içinde bulunmasi gerekmektedir. Bunlarla beraber bir milletin modern ilim ve teknikte hizla en yüksege çikmasi gerekmektedir. Bir toplumun hizla modern ilim ve teknikte en yüksek seviyeye çikmasi, en ileri milletlere yetismesi ise her seyden önce süratle dünya çapinda kabiliyetle, bilgili, yetenekli ilim adamlari ve teknisyenler kadrosu kurmaya baglidir. Bunlarin yani sira da memlekette modern sanayii kurmak ve modern tarim kurmak gerekmektedir. Gerek tarimi modernlestirme, gerek modern sanayii kurmak ve otomasyona dayanan, modern kitlevi çok üretim saglamak ve böylece dünya ekonomisine dahil olmak bir milletin ileri olmasini saglayabilir. Bunlar çözülmedikçe bir milletin yapilaçak üç, bes bin kilometre yolile, birkaç yüz köprü ile, birkaç yüz okulla ileri milletlerin seviyesine hizla çikmasi saglanamaz. Nitekim elli bes yillik Cumhuriyet devrinde basa geçmis liderlerin, çesitli iktidarlarin bu neviden memlekette yapmis olduklari bir çok esere ragmen Türkiye bugün yine geri kalmis bir ülke durumundadir, zayif bir ülke ve ileri milletlerle arasindaki mesafe de azalmak yerine daha çok açilmis bir durumdadır.

HZ MUHAMMED (SAV)

Mekke Devri
Medine Devri
Veda Hutbesi
Güzel Ahlakı
Peygamberimizin Dilinden Dualar

KUR'AN-I KERİM

Kur'an Meal ve Tefsir
Elmalılı Kur'an Meali
Kur'an Dinle
Kuran Öğreniyorum

DÖRT HALİFE

Hz Ebu Bekir
Hz Ömer
Hz Osman
Hz Ali

TÜRK İSLAM ÜLKÜSÜ

Başbuğ Türkeş
Türk-İslam Ülküsü
Türk Milliyetçiliği
İslam ve Milliyetçilik
Kızılelma
Bozkurt Nedir?
Ülkücü Hareket
Ülkücü Yemini
Ülkücü Şehitler
Ülkücü Mektuplar
3 Mayıs 1944
Dokuzışık Doktrini
12 Eylül
İz Bırakanlar
Ülkücü Sanatçılar
Ülkücü Siteler

ALLAH (cc) İSİMLERİ


Her türlü görüş ve düşünceleriniz için bize turkislamocaklari@hotmail.com adresinden ulaşabilirsiniz



=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=